Şehirden Uzak Sanatoryumlar

bütün sanatoryumlar şehirlerden çok uzak yerlere yapılır

zaten bunun beni sevmemenle de bir alakası yoktur sevgilim

bir binayı boyamak kaç işçiyle kaç günde yapılır bilmiyorum

ama hiçbir şey aramızdaki diyalogları daha da uzatmıyor

sanki bir zaman makinesiyle geri dönmüşüm de

bu olanlar çoktan olmuş aramızda

biliyorum ve değiştiremiyorum falan

ucuz ve kısa bir hikayenin içinde bulmak istiyorum seni sevgilim

ezbere bildiğim bütün liriklere anarşist bir yaklaşım takınırken

bir depremin önceden tahmin edilebilmesi neyi değiştirir

ya da iki çift ayakkabı toplamda kaç insan eder

zaten bunun beni sevmemenle de bir alakası

zaten bunun beni sevmemenle de bir alakası yoktur

zaten bunun beni sevmemenle de bir alakası yoktur sevgilim

Eskimeyen Oyuncak

yorgan iki kat olsa yine üşüyeceğiz

bir köy soğuğu var odalarımda

ellerini yetiştir alnıma gör nasıl da yanıyor

senin ellerinden daha güzel yaşayan bir şey görmedim ben

ne kahreden bir dünya

içlenmek eski bir oyuncak

bundan hiçbir terkediş popülerliğini yitirmiyor

karanfil döksünler yalnızlığa

ihtiyacımız kalmayacak nasıl olsa

kimseye bir kaç milyar yıl sonra

Oyun Parkı

alçak bir salıncaktan düşüyorum

ellerim kurmalı oyuncak

ki vazoya koyacak kadar değerli bir yaşamım olmadı

-ki güneş bile bazen sabah kalkmak istemez-

ayraç koyuyorum arasına neresinde kaldıysam

altında barındığım lacivert toprağın

ben bir peygamber değilim bu kadar suyun üzerinden yürüyemem

sarı beyaz balonları bir bir gökyüzüne bırakabilirim

anı yaşayacak kadar iyimser biri de değilim

uyandırabilirim babasını ilk kez gören bir çocuğu rüyasından

ya da dengesini bozabilirim boyasız bir tahterevallinin

Beş Bölümlük Taslak Hakkında

Aşağıda bulunan beş bölümlük şey bir kaç ay öncesinde şehirler arası bir otobüs seyahatinde, bir saat içerisinde, yazmış olduğum bir taslaktı, bir kaç sene içerisinde bir romana dönüşeceğini umduğum -bunca zaman hiçbir şey umduğum gibi gitmese de. Vakit ayırıp okuyan herkese çok teşekkürler.

Bölüm Beş (Sonuncu Bölüm): Yapabilirsin Eğer İstersen

Her yer karanlık. Vakit karanlık. Geçmişim karanlık. Geleceğim karanlık. Ve arka fonda ise bir klasik müzik çalmıyor. Gözlerini tekrar açtı. Kahvesi hala avuçlarının içindeydi. Gözlerini gördü. Sahi hep böyle mi görünüyordu gözleri. Eve bir ayna almalıyım diye düşündü. Kahvesinden bir yudum aldı ama bunun ilk ve son yudumu olacağını çoktan biliyordu. Garson henüz getirdiğinde kokudan anlamıştı. Çekirdek istediği gibi çekilmemişti ama bunun için kimseye şikayet etmezdi. Edemezdi. O böyleydi işte. Yapamazdı. İnsanlarla doğru düzgün konuşamazdı bile. Uzun bir süre böyle istediğini düşünmüştü ama iletişimsizlik onun en büyük sorunuydu ve kimse böyle bir şeyi istememeliydi. Bir sorunu olduğunda, istemediği bir şey yapıldığında gerekeni yapamazdı. Bir isteği olduğunda bunu kimseye anlatamazdı. Hayatındaki tek heyecan, gözlerini kapattığında o an etrafındaki insanlarla yaşadığı şeylerdi. En çok ise burada yarattığı hikayeleri seviyordu. Bir keresinde mutfaktaydı ve sevdiği insanlar için güzel yemekler pişiriyordu, bir keresinde garsonla yasak aşk bile yaşamıştı. Bugün ise bir katildi. Sebepleri olmayan bir katil. Kahveyi bıraktı, masadan kalktı, hesabı ödedi. Kapıdan hemen çıktıktan sonra cebindeki kağıdı çıkardı. Sadece kendisinin duyacağı kadar kısık bir sesle okudu: “İnancını kaybetmemelisin. Yapabilirsin eğer istersen…”

SON

Bölüm Dört: Geriye Kimse Kalmamalı

Mekandaki insanları iyice incelediğini düşünüyordu. Bu büyük hatası başına gelecek olanların belki de sadece biraz daha erken olmasına sebep olacaktı. Vurduğu adamın önünde oturan iki kişi birer sivil giyinimli polisti.Teslim olmak gibi bir niyeti yoktu. Silahını çeken polis onu omzundan vurabilmişti, ölmeden önce. Karşısındaki polis ise ondan önce öldürülmüştü. Büyük bir çığlık atan garson tezgahın altına saklanmadan önce o iri adamın oturduğu hizaya geçmişti. Adamın cüssesine güvenmiş olmalıydı ama adam büyük bir korkaklık örneği gösterip yalvarmaya başlamıştı bile. Geride kimseyi bırakmamalıydı. Silahı iri adamın boğazına doğrulttuğunda aynı anda gözlerini kapatıp tetiği çekmişti. Kasadaki ve mekanın sahibi olan adamın sesini duydu. Telefonla konuşuyordu. Tezgahın arkasına geçti. Garson orada değildi. Garsonu bulmayı umduğu yerin az ötesinde adamı bir elinde bıçakla ve diğer elinde telefonla görmüştü. Bu onun için uzak bir mesafe değildi. Sağ gözünü kırptı ve silahı doğrulttu. Tam bu sırada arkadan bir ses geldiğini duydu. Mutfağa yöneldi. Mutfak küçük bir yerdi ve kimseyi göremiyordu. Belki bir arka kapı vardı ve oradan garsonla kaçmışlardı. Bu isteyeceği son şey olurdu. Ve polisler… Neden sivil giyinmişlerdi? Neden buradaydılar? Bu bir kaç saniyelik sessizlik hem kalp atışlarını biraz daha yavaşlatmıştı hem de omzundaki yaranın acısını hatırlatmıştı. Bir yandan bunları düşünürken arka kapıyı görmüştü. Korktuğu başına gelmişti. Kapı açıktı. Büyük bir çaresizlikle geriye döndüğü anda suratına bir tava kızgın yağı yemişti bile.

Bölüm Üç: Vakitli Beklenmeyen

Bu yerin kalabalık olmadığı iki zaman dilimi vardır. Biri sabah vaktiyle öğle vakti arasında diğeri ise öğle vaktiyle akşam arası, ikindi vaktidir. Bugün nedense diğer günlere karşılık biraz daha kalabalıktı. Önündeki masada bir kişi, onun önünde iki kişi vardı. Bar taburelerinde o iri adamla birlikte bir kişi daha vardı. Arkasındaki masalarda kimse olmadığını düşünmüştü ama kafasını çevirip baktığında üç kişi daha saymıştı. Garson, aşçı ve kasadaki adam ile birlikte on bir kişinin olması onu ister istemez tedirgin ediyordu. Kahveyi masaya bırakan garson özür dileyerek ayrıldıktan sonra bardağı avuçlarıyla kendine yaklaştırıp o koyu yüzeyden kafasının üst kısmını görebilmişti. Gözlerinin de bu alana girmesi tedirginliğine bir de korku eklemişti. Aynaya bakmayı her ne kadar sevmese bile -ki evinde de ayna yoktu- gözlerinin hep böyle görünmediğine emindi. Tam bu sırada arka masadaki iki kişi kalktı, hesabı ödeyip çıktıktan hemen sonra bir ayak sesi daha duydu arkasında. Dönüp baktığında gördüğü şey tuvalet kapısının kapanışıydı. Biri tuvalette, biri mutfakta ve diğer dokuz kişi hala görüş alanındaydı. Elbette vazgeçebilirdi ama işte kahve önündeydi ve zamanı gelmişti. Kahveyi sağ elinin tersiyle masanın köşesinden ittikten sonra, bardağın yere düşmesiyle ayağı kalkması eş zamanlıydı. Silahını hızlı bir hamleyle belinden çıkardıktan hemen sonra tam önünde oturan, normalde sırtı ona dönük olmasına rağmen bardağın sesiyle yüzünü ona çeviren, o adamı alnının tam ortasından vurmuştu.

Bölüm İki: Kağıdın Ağırlığı

Tanımadığı bu garsonun işe yeni alındığını düşündü çünkü kahvesinin gelmesi her zamankinden uzun sürmüştü. Kahvesi gelince ne olacaktı ki? Tadına bakabilecek miydi? Tadına baksa bile tadına varabilecek miydi? Kağıtta yazılanları tekrar okuduktan sonra… Her seferinde sanki unutuyormuş gibi okuyordu. Zihninde başka bir şeye yer vermek istemiyordu. Kafasını sağa doğru çevirmişti ki tezgahın arkasından garsonun onun masasına baktığını görüp, aniden mutfağa yönelmesini izledi, bar taburesinde oturan, yersiz kahkahalar atan o iri adamın onu lafa tuttuğunu gördükten sonra. Nedense öyle düşünmüştü. Kahvesinin geç gelmesini, onu görüntüsü ve ses tonuyla öfkelendirecek kadar rahatsız eden, bu adama yormuştu. Kalkmaya yeltendi ama cebindeki kağıdın ağırlığı ona engel olmuştu. Cebindeki kağıt bir kez daha ona buraya onun için gelmediğini hatırlatmıştı.

Bölüm Bir: Cebindeki Kağıt

Bugün farklı bir masaya oturmuştu. Üstelik her zaman gittiği saatte de gitmemişti. Sorarlarsa ne cevap vereceğini düşünmüştü uzun bir süre. Bu mekanı günün üç farklı vaktinde üç farklı biçimde görebilirsiniz. Sabahları işe gitmeden uğrayıp birer kahve içen beyaz yakalılar, öğle vakitleri çayın yanına eşlik edecek birer tatlı için gelen yakın arkadaşlar, akşam ise evde yemek yapmaktan sıkılan bekarların geldiği bu yer vakit gece olmadan kapanırdı. Genelde akşamları uğrardı buraya. Kapanana kadar da otururdu. İlk kez öğle vakti geliyordu ve haliyle gündüz vardiyasında çalışan garsonu tanımıyordu. Bu yüzden ısmarlayacağı kahvesini detaylı bir şekilde anlatmak zorundaydı. Kahvesine katiyen süt koymazdı ama eğer çekirdek istediği gibi çekilmemişse küçük bir şeker atardı. Garsonun iyice not aldığından emin olduktan sonra sol eliyle cebini yokladı. Cebin ağızlığını, diğer üç parmağıyla genişletip baş ve işaret parmağıyla tuttuğu kağıdı, cebinden çıkarmadan okurken hemen sağında, bar taburesinde oturan, adamın kahkahasıyla irkildi. Sebebi ne olursa olsun, insanların bu denli yüksek sesle kahkaha atması, içinin bir anda öfkeyle dolmasına yetiyordu ama sakin olmalıydı. Bugün buraya onun için gelmemişti.

Şemsiye Yağmuru

seçimlerim birer şemsiye yağmuru

paltom ile kısa hayatımı örtüyorum

sinsi bir gülüşle maktul çocukların avuçlarının içine

dualarım geri çevrilecek ben geri dönmeyeceğim

kimseden daha çok yaşamamalıyım

ibriğe doldurulan su bittiğinde

değiştirmek isteyeceğim hiçbir şeyim kalmamalı